Uluslararası İnsan Hakları Konferansı

Uluslararası İnsan Hakları Konferansı İstanbul´da gerçekleşti…

‘HERKES İÇİN

ONUR VE ADALET’  

Maltepe Üniversitesi ‘İnsan Hakları Merkezi’ tarafından düzenlenen ‘Uluslararası İnsan Hakları Konferansı’, Dünya´nın değişik ülkelerinden katılımcıların sunumu ile İstanbul´da gerçekleşti.  

‘Hepimiz İçin Onur ve Adalet’ istenilen konferansta; 60 yıl boyunca tüm iyi niyetli çalışmalara rağmen ‘insanların onur ve haklar bakımından eşitliğinin’ dünyada gerçekleşmediği, ülkelerin çoğunda ‘sosyal adaletsizliğin’ artış gösterdiğine dikkat çekildi.  

Oturumlarda görüşlerini açıklayan konuşmacılar özetle düşüncelerini şöyle dile getirdiler.

 

Dr. Moufida Goucha

(UNESCO, İnsan ve Toplum Bilimleri Sektörü, İnsan Güvenliği, Demokrasi ve Felsefe Bölümü Başkanı)

“İnsan hakları açısından bütün haklardan eşit olarak faydalanmak en önemlisidir. Kişilerin yasal mekanizmalar karşısında kendilerini desteklemeleri açısından da önemlidir. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesine bakıldığında dünyanın her yerinde yoksulluğa, ayrımcılığa, eşitsizliğe karşı haklar savunulmaktadır. Biz de UNESCO olarak evrensel anlamda kültürleri geliştiriyoruz. İnsan hakları, UNESCO´nun program ve faaliyetlerine öncelik tanımaktadır. UNESCO, bilginin yayılımı, farkındalığın yaratılması yönünde girişimlerde bulunmaktadır. Bu anlamda felsefeye de önemli rol düşmektedir. İnsan haklarının netleşmesi, kavramlarının etik boyutu anlamında felsefeye ihtiyaç duyulmaktadır.”

 

Prof. Dr. İoanna Kuçuradi

(Maltepe Üniversitesi İnsan Hakları Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürü)

“Geçen 10 yılda gerçekleşen en önemli bir gelişme, yaşama hakkının ihlali olan idam cezasının bütün Avrupa ülkelerinde kalkmasıdır. Ancak idam cezası henüz dünyada kalmış değildir. Geçen 10 yılda insan haklarının teorik araştırmalarında, çok az da olsa bazı gelişmeler olmuştur ama bunların politika oluşturmada ve hukuku uygulamada bir etkisi olmamıştır. Bunun en açık göstergelerinden biri ‘ifade özgürlüğü’ denilen ve bir temel hak sayılan özgürlüğü savunurken girilen çıkmazlardır. Bir diğer önemli konu da, ülkelerde ve dünyada yoksulluğun artmasıyla ilgisinde özelleştirme, serbest Pazar ve globalizasyonudur. Son 10 yılda yoksulluk konusu sürekli gündemdedir. Zengin ile yoksul arasındaki ülkeler içi ve ülkeler arası uçurum genişlemiştir. Eğer yoksulluğu ortadan kaldırmak istiyorsak, bu durumu açıklamak ve nedenlerini ortaya koymak gerekir. Bunun için de disiplinler arası araştırma gerekmektedir. Son günlerde herkesin ağzında dolaşan ‘ekonomik kriz’in serbest pazarın ve onun temelindeki düşünce sisteminin, özellikle de ‘devleti küçültme’ iddialarının çıkmazda olduğunun görülmesine yarayabileceğini umuyorum. Son 10 yılda görülen bir gelişme de ‘terör’ konusundadır. Terör, istediğini yaptırmak ve karşısındakini yıldırmak için çeşitli gruplar ve devletler tarafından kullanılan bir metot haline gelmiştir. İnsan haklarıyla ilgili kavramsal bilgi eksikliğinin bir göstergesi de, 11 Eylül´den sonra ortaya çıkan ve insanları sözüm ona bir seçim karşısında bırakan ‘güvenlik mi, insan hakları mı?’ ikilemidir. İnsan haklarına ilişkin kavramsal bilgi eksikliği, bugün sık sık aynı hukuksal metinde çelişkili normların yan yana bulunmasına da neden oluyor. İnsan hakları eğitimi ve eğitimin nasıl yapıldığı büyük önem taşıyor. Bugün yaygın olan insan hakları eğitimi, insan hakları korunacak olanlar hedef alınarak yapılıyor, bunun için de eğitilenlere, insan hakları eğitimi adına uluslar arası belgeler ve hukuk metinleri öğretiliyor. Kişiler ‘haklarını öğrensinler de talep etsinler’ diye düşünülüyor. Eğer insan haklarının dünyamızda fiilen –işbaşında- korunmasını istiyorsak, insan hakları eğitiminin hedefini değiştirmek ve bu eğitimle insan haklarını koruyan insanlar yetiştirmeye çalışmak uygun olur. Eğer hiç kimse işkence görmeyecekse, bu, hiç kimse işkence yapmayacaktır demektir. İnsan haklarının eğitiminin amacı, ihlalleri telafi etmek değil, ihlalleri önlemek olmalıdır. Birleşmiş Milletlerin 1995´te ilan ettiği insan haklarının eğitiminin 10 yılı ile ilgili olarak, Birleşmiş Milletlerin çağrısına uyarak, insan hakları eğitimi için ulusal bir komite kurmuş 11 devletten biri olan Türkiye, 1998 yılında kurduğu ulusal komite, çalışmalarını 2005 yılına kadar bu anlayışla yapmış ve bazı türden ihlallerin azalmasına önemli bir katkısı olmuştur. 2004-2007 yılları arasında azalan yaşama hakkıyla ilgili ihlallerde bu yıl bir artış görülmektedir. İnsan hakları konusunda insanlık olarak da ülkeler olarak da daha almamız gereken yol uzundur.”

 

Nkolo Foé

(Yaounde 1 Üniversitesi, Felsefe Bölümü Başkanı, Agence Universitaire de la Francophonie Danışmanı - Afrika´da İnsan Hakları-Kamerun)

“Afrika´daki kölelik sistemi insan hakları açısından önem taşıyor. Kurumlar açısından Afrika birliğine bakıldığında, insan haklarında girişimlerde bulunuyor. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi çerçevesinde uygulamalar gerçekleştiriyor. Bugün insan hakları okullarda müfredatın bir parçası haline geldi. Anayasal çerçevede de yasal sürecin içinde yer alıyor. Gerek sivil toplum kuruluşları, gerekse de devlet düzeyinde girişimleri bulunuyor. Dünya Bankası da destek verenler arasında yer alıyor. Amaçları, olumsuz etkilerin ortadan kaldırılmasıdır. Ekonomik anlamda Avrupa üzerinden destekler geliyor. Afrika, Karayıp ve Pasifik ülkeler girişimlerde bulunuyorlar. Çünkü Avrupa ekonomik bağlamda kendi standartlarını dayatmaya çalışıyor. Afrika, Uluslararası İnsan Hakları Federasyonu´ndan da destek alıyor.”

 

Abha Sur

(MIT (The Massachusetts Institute of Technology) de Kadın Araştırmaları Programı Öğretim Üyesi - Güney Asya´da İnsan Hakları-Hindistan)

“Hindistan aktif olarak sivil toplumu geliştirmek açısından çalışmaktadır. İnsan hakları adına önemli adımlar atmaktadır. Güney Asya´da insan hakları anayasada güvence altına alınmıştır. En önemli amaç, kişinin kendisi ve ailesi için standart yaşam hakkının sağlanması, sosyal hizmetlerden sonuna kadar yararlanılmasıdır. Hindistan nüfusunun yüzde 80´i 2 dolardan az bir rakamla geçinmeye çalışıyor. Sağlık konusunun dikkate alınması gerekiyor. Sivil hak ve özgürlükler, sosyal haklar ciddi anlamda ihlal ediliyor. Bu küreselleşmenin ilerlemesine bağlanıyor. Çalışmalara hiç durmadan devam etmeliyiz.”

 

Eric Freedman

(Michigan Devlet Üniversitesi Uluslar arası Etüdler ve Programlar Bölümü Öğretim Üyesi ve Pulitzer Ödülü Sahibi - Orta Asya´da İnsan Hakları-ABD)

“Orta Asya ve Azerbaycan, insan haklarının 60. yılında çok gerilerde. Resmi haklar yalnız kâğıt üzerinde. Siyasal üzerinde baskılar, dinsel özgürlüğün bastırılması, toplanma ve örgütlenme haklarını yâdsıma, tarafsız ve özgür seçimlerin yokluğu, konuşma özgürlüğü hakkının kullanımına karşı misilleme gibi konular söz konusudur. Genelde insan haklarının uluslararası değerlendirmesinde; Azerbaycan, Kazakistan, Tacikistan, Türkmenistan ve Özbekistan özgür değil, Kırgızistan ise kısmen özgür ülke konumundadır. Din ve vicdan özgürlüğü de pek iç açıcı değil şöyle ki; Pentekostal Kilisesi üyeleri tutuklandı ve ceza gördü, imam zimmetine para geçirme iddiasıyla hapse mahkûm oldu, Baptist Kilisesi´ne baskın yapıldı.”

 

Prof. Dr. Kemal Köymen

(Maltepe Üniversitesi Rektörü)

“Bildirgenin 1. maddesinde de dile getirilen ‘bütün insanların onur ve haklar bakımından eşitliği’, 60 yıl boyunca gösterilen iyi niyetli çabalara rağmen, dünya genelinde gerçekleşememiş hatta ülkelerin çoğunda sosyal adaletsizlik artış göstermiştir. Söz konusu sorunların, ihtiyaç ve sorumluluklarını göz önünde bulunduran ve bunların -eğitim yoluyla- karşılanmasına katkıda bulunmak isteyen üniversitemiz, 2005 yılının Aralık ayında ‘İnsan Hakları Araştırma ve Uygulama Merkezi’ni kurmuştur. Yakın çevresine hizmet götürmekle çalışmalarına başlayan ve etkinlik alanı gitgide genişleyen merkezimiz, kısa sürede çevre okulların öğrencileri ile velilerine, ilçe kurulları üyelerine, kamu görevlilerine ve lisans, lisansüstü ve akademik personel düzeyindeki üniversite mensuplarına yönelik çok sayıda başarılı çalışma yürütmüştür. Merkezimizce yürütülen insan hakları eğitiminin hedefi, tüm insanlık için insan haklarını korumayı isteyen ve bu hakları farklı koşullarda koruyabilme yollarını bulabilen insanlar yetiştirmektir.”

 

Mehmet Moğultay

(Eski Adalet Bakanı-Maltepe Üniversitesi Mütevelli Heyeti Üyesi)

“Bundan 40 yıl öncesine kadar Martin Luther King öldürüldüğünde, siyahlar ile beyazlar aynı otobüse binemezken, bugün ABD Başkanı bir siyah oldu. İnsana dair her şey değişmektedir. Düşündüğünü özgürce ifade edebilme, istediği yere yerleşme sadece insan haklarında vardır. İnsan haklarında, siyasi iktidarı elinde bulunduranlarla mücadele söz konusudur. Dünya öyle bir gelişiyor ki, ülkelerdeki düzenlemeler yetmiyor, uluslararası düzenlemeler gerekiyor. İnsan haklarını korumada iki temel güç var; birincisi hukuk gücü, ikincisi ise demokratik kamuoyu gücüdür.”

 

Florentin Meléndez

(Amerikalararası İnsan Hakları Komisyonu´nun Bir Önceki Başkanı - Latin Amerika´da İnsan Hakları-El Salvador)

“Vatandaşların güvensizliğinin çok olduğu yerlerde mutlaka insan hakları ihlali söz konusu olmaktadır. Burada ayrımcılığa maruz kalmak önemli bir sorundur. Çocukların da hakları sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Çocuk işçiliğinin önlenmesi gerekmektedir. Özellikle kadınlara şiddet ve ayrımcılık olmaktadır.”

 

Pasquale Policastro

(Szczecin Üniversitesi Anayasa Hukuku ve Avrupa Entegrasyonu Bölümü Öğretim Üyesi, Avrupa Anayasa Hukuku Ortak Yüksek Lisans Programı Koordinatör Kurulu Üyesi, ECONET Üyesi - Avrupa´da İnsan Hakları-Polonya)

“Avrupa´da 15. yy´dan beri bu konu tartışılmaktadır. Felsefeciler, düşünürler, bilim adamları insani tartışmıştır, tartışmaktadır. Kişi, insan ilişkilerinde kendini her zaman karşısındakinin yerine koymalıdır. İnsan haklarına doğru bir yaklaşımla eğilmeliyiz. Göçmenlerin çocuklarına eğitim hakkı verilmemektedir. Saygınlık adına atılan adımlara baktığımızda, insanoğlunun fenomonolojik olgusunun dikkate ve kayda değer olması gerekmektedir.”

 

 

 

Michelle Bubis

(B´Tselem´in Temsilcisi - Orta Doğu´da İnsan Hakları-İsrail)

“Filistin´de insan hakları konusu üzerine çalışmalar yapmaktayız. Organizasyonumuz 20 yıl önce kuruldu. Gazze bölgesinde çalışan Filistinlilere odaklandık. Yıllık araştırma raporlarımız bulunmaktadır. Filistin´deki insan hakları ihlaline bakacak olursak eğer 2000´den beri dikkat çekmektedir. Filistinlilere 100 adet video kamera dağıttık. Kendilerini filme aldılar. Bunlar insan hakları ihlalleri açısından önemli verilerdi. Basının görüntüleri de bu anlamda çok işe yarıyor. Bunlar yasal politikalarda büyük rol oynadı. ABD´nin başına Obama´nın gelmesiyle birlikte, Bush yönetimindeki eksikliklere daha çok değinilecektir. Filistinlilere yönelik acımasız ihlaller ve ayrımcılık söz konusudur. Kontrol noktaları hem Filistinlileri hem de İsraillileri olumsuz etkilemektedir. İsrail, batı yakası sorununu çözmek adına açık şekilde davrandı ama bir yandan da insan hakları ihlal edilmiş oldu. Batı Şeria, askeri güçlerin etkin olarak bulunduğu bir bölgedir. Gazze bölgesine baktığımız zaman orada da korkunç derecede insan hakkı ihlali mevcut. Gazze´de giriş çıkışlar sıkı bir şekilde kontrol ediliyor. Yoksulluk ve işsizlik var. Hamas güçlerinin etkisiyle insan hakları ihlali olmuştur.”

 

Hüsnü Mahalli

(Gazeteci, Suriye Haber Ajansı (SANA) Muhabiri - Orta Doğu´da İnsan Hakları-Suriye/Türkiye)

“Orta Doğu´daki tüm sorunların üzerinde Filistin yatıyor. Burada sorun İsrail-Filistin sorunudur. Batı (ABD) 1947´de Filistin´in yarısını alarak başka millet getirdi. Sonra da insan haklarından bahseder. Bunun neresi insan hakları? Irak´ta ABD askeri tarafından tecavüze uğrayan bir kızın hakkını kim savunacak? Irak´ta 2 milyonun üstünde dul kadın var. Bu kadınlar nasıl yaşıyor acaba! 4 milyon yetim çocuk bulunuyor. Kimse kimseyi kandırmasın. Irak´ta 1 milyon kişi öldü. 100 tane Obama´da gelse, Irak, Afganistan, Filistin sorunu çözülmeyecektir. Bunları yaşadığımız sürece duyacağız. BOP (Büyük Orta Doğu Projesi) öne sürdüler, hak, hukuk, eşitlik dediler, bunların hepsi palavradır. Batının hiçbir söylemini ciddiye almıyorum. Saddam´ın Kaide ile ilişkisi var, bombaları var dediler, bunların hepsi yalandı. Bu mantıkla insan haklarının 60 değil 600. yılını da kutlasak hiçbir şey olmaz.”

 

Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu

(Türkiye´de İnsan Hakları)

“Türkiye coğrafî olarak kendine özgü bir konuma sahiptir. Asya’da, Ortadoğu’da ve Avrupa’da… BM önünde mesela İHEB konusunda öncü rolüyle övünür, buna karşılık denetim sistemlerine sahip olan ikiz paktları, 30 yıl gecikmeyle ancak 2003 yılında onaylamıştır. İnsan Hakları Avrupa sistemine yargısal yönden dâhil olması da, 1990’lı yıllarda gerçekleşmiştir. Ne var ki, Türkiye Avrupa Konseyi bünyesinde hazırlanan bazı belgelere halen yabancıdır; azınlıklar örneğinde olduğu gibi. Öte yandan, Aarhus Sözleşmesi gibi önemli bir çevre sözleşmesini gündemine almamaktadır. Türkiye’nin ikinci bir özelliği, onayladığı insan hakları belgelerine, elden geldiğince fazla sayıda çekince koymasıdır. Üçüncü bir özelliği ise, seçmeli ek protokolleri zaman zaman geciktirebildiği kadar geciktirmesidir; ikiz paktlarda olduğu gibi. Türkiye’de hukuk devleti, önceki başlıkta değinilen ilk büyük kırılmanın (1960) ürünü olan Anayasa (1961) ile yapılanmaya kavuştu. İkinci radikal ve daha uzun süreli kırılmanın (1980) ürünü olan 1982 Anayasası, hukuk devletinde köklü sapma anlamına gelir. 1987’de anayasa değişikliği ve Avrupa’ya açılım yoluyla başlayan süreç ise, hukuk devletinde onarım dönemi olarak adlandırılabilir. Türkiye, insan hakları alanında normatif düzlemde önemli açılımlar ve ilerlemeler kaydetti. Bunlar büyük ölçüde Avrupa ve uluslararası standartlarla örtüşen açılımlardır. Fakat Türkiye, kurumsal anlamda ya statükoyu sürdürmeyi yeğledi ya da yeni kurumsal açılımları anayasal düzlemde gerçekleştiremedi. Statükoyu korudu, zira 1982’nin biçimsel anlamda erkler ayrılığı kapsamında oluşturduğu anayasal yapı, reform paketlerinin dışında kaldı. Bunun en önemli göstergesi, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı sürekli şikâyet edilen bir konu olduğu halde, anayasal düzlemde iyileştirme kapsamı dışında tutuldu. Buna karşılık, insan hakları alanında kurumsal düzenleme arayışına 1990’lı yıllarda girilmişse de, hep anayasa-altı, hatta çoğu zaman yasa-altı düzenlemelerle kotarılmaya çalışıldı. Yine genellikle uluslararası standartların dışında kaldı. En önemlisi de, mevcut yapılanma tarzı çerçevesinde işleyişleri engellendi. Bu durumda, Türkiye’deki mevcut anayasal yapı klasik erkler ayrılığı çerçevesinde insan haklarını korumaya ancak sınırlı bir katkı sağlayabilmektedir. İnsan haklarını ilerletme ve koruma amacıyla anayasal düzlemde hak ve özgürlüklerin korunması başlıklı bir hükme rastlanmakta ise de (md. 40), buna denk düşen somut mekanizma ve kurumsal düzenleme bulunmamaktadır. Türkiye’de uygulana gelen insan hakları politikaları ile kurumsal bakış arasında doğrudan bir ilişki bulunmaktadır. Çünkü insan hakları konusuna devletçi gözle bakılmaktadır. Siyasal çoğunluk sonucu oluşan iktidarlar, insan hakları sorunlarını yalnızca kendilerinin çözebileceğini varsaymaktadırlar. Böyle olunca, iktidarın insan haklarını koruma özelliği yerine, insan haklarını ihlâl edici yüzü veya uygulaması ortaya çıkmaktadır. Devlet, insan hakları sorununu kendi tekelinde tutma çabası içindedir. Devlet karşısında gelişen sivil toplum örgütleri insan hakları alanında her zaman yeterli olmasa da, çoğu zaman sekter yaklaşıma sahip olunsa da, önemli katkılar sağlamaya devam etmektedirler. Dernekler, vakıflar, platformlar, inisiyatifler belirtilebilir. Medya da insan haklarına bütünsel bakış açısıyla yaklaşma yetisinden yoksun ve insan hakları uzmanlığında eksik olmasına rağmen, son zamanlarda insan hakları haberlerini yansıtma konusunda oldukça duyarlı davranmaktadır. Kimi zaman resmî mekanizmalar, medyanın olayı işlemesi sonucu ancak harekete geçebilmektedir. Engin Çeber’in öldürülmesi, buna örnek gösterilebilir. Buna karşılık, insan hakları haberciliğinde uzmanlık ve bilgi eksikliği, genel bir tarafgirlik, duyarlılık zaafı gibi olumsuzluklar, insan hakları haberciliğinden beklenen yararı engelleyici unsurlardır. Türkiye’de gerek sivil toplum örgütleri çerçevesinde, gerekse insan hakları alanında çalışan kişiler bakımından ‘insan hakları savunuculuğu’ etkinliklerinin gelişmemiş olması, aynı bağlamda yer almaktadır. Deniz Feneri davası ve Ergenekon davası karşısında takınılan tutumlar, bunun tipik göstergesidir. İnsan hakları savunuculuğu, insan hakları temeklinde duyarlılığı ve tarafsızlığı beraberinde getirmektedir. Bu öğe ve özellikler varsa ancak, insan hakları savunuculuğundan söz edilebilir. Gerek sivil toplum kesiminde, gerekse devlet kesiminde, ama daha çok resmî kesimde baskın olan anlayış, Türkiye’de resmî ve sivil arasında yer alan karma nitelikte insan hakları birimlerinin kurulmasını önlemiş veya mevcut olanların da amacına uygun olarak işleyişi sağlanamamıştır. Bunların bir kısmı tamamen partizan birimler haline getirilmiş (insan hakları eğitimi ulusal kurumunda olduğu gibi), bir kısmı ise lağvedilmiştir (İnsan Hakları Danışma Kurulu’nda olduğu gibi). Kısaca, insan haklarına özgülenmiş karma nitelikli çağdaş kurumlar için gerekli anayasal düzenleme yapılmamış; ya da mevcut halleriyle politize edilmiş ya da bastırılmıştır. Türkiye’de öncelikli olarak yapılması gereken, insan hakları konusunda konsensüs alanları yaratmaktadır. Bu da, insan hakları değerlerinin örülü olduğu kavramlar bütününe yönelmekle mümkündür. İkincisi, ortak değerlere aykırı, onlara zarar verici anlayış ve eğilimleri mahkûm etmek: etnik, dinsel, bölgesel vb. Bunun için öncelikle, hatları bir bütün olarak ele alma ve algılama gereği yanında, yurttaşlığı insan hakları onuru temelinde ve eşit haklar ekseninde inşa etmek öne çıkmaktadır (eşit yurttaşlık). Bunları düşünce özgürlüğü çerçevesinde tartışabilme ortamı yaratılmalıdır. Ama bütün kesimlerin, her ne olursa olsun şiddetin dışlanması üzerine oydaşma (konsensüs) sağlaması kaydıyla. Aksi halde, bir süredir duymakta olduğumuz ve hepimizi hızla bir iç savaşa götüren ‘ayak sesleri’ yoğunlaşır.”

Prof. Dr. Fazıl Sağlam

(Maltepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi - Türkiye´de İnsan Hakları)

 “Eğer onur ve adalet hepimiz içinse, böyle bir özlem ya da hedef, ancak ‘sosyal devlet’ ilkesiyle ve program kural söylemiyle gölgelenmemiş, somut ve etkili bir sosyal haklar sistemiyle sağlanabilir. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi (İHEB),-AİHS’den farklı olarak- sosyal haklara da yer vermiştir. Üstelik burada yer alan haklar, Anayasamızda da devlet ödevi olarak değil de, birer sübjektif hak olarak formüle edilmiştir. Ancak şimdiki anayasa düzenimizde özellikle sosyal güvenlik, çalışma, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama ve eğitim ve öğrenim haklarının gerçekleşmesi, daha çok devlet ödevlerinin hakkıyla yerine getirilmesi ile mümkün olabiliyor.  Buna karşılık Anayasa’nın özellikle 51., 53. ve 54. maddelerinde yer alan sendika, toplu iş sözleşmesi ve grev hakları, ‘kimsenin yaşına, cinsiyetine ve gücüne uygun olmayan bir işte çalıştırılamaması’ (AY m. 50/1), ‘kimsenin eğitim ve öğrenim haklarından yoksun bırakılamaması’ (AY m. 42/1) gibi haklar devletin olumlu bir edimi olmadan da kullanılması mümkün olan haklardandır. Bu haklar,  65. maddenin, sınırlayıcı kuralına tabi olmadığı gibi, bunların KHK’lerle düzenlenmesi de mümkün değildir. Bildirge’deki haklardan ‘işsizlikten korunma hakkı’ ise, ancak 2001 AY değişikliği ile birlikte ‘işsizleri korumak’ formülü ile bir devlet ödevi olarak Anayasamıza girmiştir (AY m. 49/2). Buraya kadarki açıklamalarımızı şu sonuca bağlayabiliriz: ‘Sosyal haklardan önemli bir bölümü devletin olumlu bir edimi olmaksızın hak sahibi tarafından hukuksal yönden ve/veya fiilen kullanılması mümkün olmayan haklardan oluşmaktadır. Bu ödevlerin yerine getirilmesi ve sınırı ise Anayasa’nın 65. maddesinde düzenlenmiştir. Bu nedenle 65. maddenin işlevini aydınlatmak sosyal devlet ve sosyal hakların da temel sorunsalıdır.’ 65. maddenin sınırlayıcı ve düzenleyici olmak üzere iki ana işlevi bulunduğunu belirten Sağlam bu işlevleri şöyle açıkladı: “65. maddenin sınırlayıcı işlevi bakımından, mali kaynakların yeterliliği ölçütü, beyan edici (deklaratif) bir özellik taşır. Anayasada öngörülen bir devlet ödevinin yerine getirilmesi eşyanın doğası gereği ancak devletin mali kaynaklarının yeterliliği ölçüsünde gerçekleşme şansına sahiptir. Bu nedenle sosyal devlet ilkesinin gerçekleşmesi önündeki asıl engel, anılan maddede sosyal ödevlerin-2001 AY değişikliğine kadar- ‘ekonomik istikrarın korunmasını gözeterek’ yerine getirilmesinin öngörülmüş olmasıdır. 1961 Anayasası’nda yer almayan bu ölçüt, Anayasa’da öngörülen devlet ödevlerinin sürekli ertelenmesini sağlayan bir işlev yerine getirmiştir. 2001 Anayasa değişikliği bu ibareyi kaldırmakla anayasal ödevlerin savsaklamasının önüne geçmek istemiştir. Böylece maddenin sınırlayıcı işlevi eski önemini kaybetmiş, düzenleyici işlevi ön plana çıkmıştır.” Sağlam daha sonra düzenleyici işlevin iki biçimde gerçekleştiğini belirterek şöyle devam etti: “İlk olarak mali kaynakların belli önceliklere göre tahsis edilmesi gerekir. Bu öncelikler bazen Anayasa’da açıkça belirlenmiştir. Örneğin Anayasanın 61. maddesinde yer alan ‘Sosyal güvenlik bakımından özel olarak korunması gerekenler’ ile ilgili harcamalar bu niteliktedir. Ama öncelikler, ödevlerin niteliğine göre yorum yoluyla da belirlenebilir. Bu tür önceliklere uymadan mali kaynaklarını başka alanlara özgüleyen devlet, mali kaynaklarının yetersizliğinden söz edemez. 2001 Anayasa değişikliği bu açıdan da önemli bir reforma giderek, devlete, sosyal ve ekonomik devlet ödevlerinin amaçlarına uygun önceliklerini gözetme yükümlülüğü getirmiştir. İkinci olarak 65. maddenin düzenleyici işlevi, olumlu bir davranış ölçüsü olarak da değerlendirilmelidir. Buna göre devlet, ‘mali kaynağı yetersiz ve sınırlı’ olan bir kurumu, taşıyamayacağını bildiği ya da bilmesi gerektiği ek bir yükün altına sokmamalıdır. Aksi takdirde bu maddeyi ihlal etmiş olur. Bunun tipik örneği, sosyal yardım zammı adı altında herhangi bir prim karşılığı olmaksızın SSK’ya ödettirilen paralardır. Ancak AYM, bu düzenlemeyi anılan madde ile ilgili görmemiştir.” Bu yaklaşımın İHEB’de de egemen olduğunu belirten Sağlam, bunu şöyle açıkladı: “Evrensel Bildirge’nin 22. maddesine göre: ‘Herkesin, … onur ve kişiliğinin serbestçe gelişmesi için gerekli olan ekonomik, sosyal ve kültürel hakların ulusal çaba ve uluslararası işbirliği yoluyla ve her devletin örgüt ve kaynaklarıyla orantılı olarak gerçekleştirilmesine… hakkı vardır.’  Görüyorsunuz bildirge, Anayasamızdaki 65. maddeyi bile sübjektif bir kamu hakkı olarak düzenlenmiştir. Burada ‘ulusal çaba’ sınırlamadan çok, aktif bir davranışı simgelemektedir. ‘Uluslararası işbirliği’ ise, etik bir yükümlülük içeren uluslararası davranış biçimi olarak anlaşılmalıdır.” Sağlam daha sonra Özbudun başkanlığında AKP için hazırlanan Anayasa taslağına gönderme yaparak anılan taslakta kıyılar, yer altı servetleri, tabiat ve kültür varlıkları gibi koruma alanları dâhil olmak üzere, çevreye ilişkin tüm devlet ödevlerinin haklar bölümünden çıkarıp, ‘Ekonomik ve Mali Hükümler’ başlığı altına taşındığını belirterek şöyle devam etti: “Bunun anlamı nedir biliyor musunuz? Devletin mali kaynaklarını, yürürlükteki 65. maddenin öngördüğü önceliklere tâbi olmaktan kurtarmak ve siyasal iktidarları (tabii somut bağlamda AKP’yi) bu açıdan anayasal bağlardan arındırmak. Bu yaklaşım küresel taleplere boyun eğen bir anlayışı yansıtmaktadır. Oysa bunun tam tersi, yapılmalıydı.” Sağlam, öncelikleri belirleyen yaklaşımım TBB Anayasa Önerisi’nde gerçekleştirildiğini belirterek şu örnekleri verdi: “‘Hiçbir çocuk, kişiliğinin tam gelişmesi için zorunlu olan temel hizmetlerden yoksun bırakılamaz….’(m. 55/ 3); ‘Yurttaşlar temel sağlık hizmetlerinden yoksun bırakılamaz.’(m. 65/4); ‘Hiç kimse yaşamını sürdürmeye yetecek ölçüde gıda ve temiz suya ulaşma hakkından yoksun bırakılamaz… ‘(m. 67);  ‘Hiç kimse yaşamını sürdürmesi için gerekli barınacak bir yerden yoksun bırakılamaz. …’ (m. 66/ 2).” Bu tür kuralların, mali kaynakların öncelikle tahsis edileceği alanlar olduğunu belirten Sağlam konuşmasını şöyle tamamladı: “Anayasada yer alan tüm sosyal haklar titizlikle korunmalı: ama lokavt Anayasadan çıkarılmalı, grev ve toplu sözleşme hakları, kamu hizmetinin gerekleri göz önünde tutularak tüm çalışanlar için güvence altına alınmalı; 65. maddenin düzenleyici etkisini ön plana alarak devlet ödevlerindeki öncelikleri belirleyecek biçimde sosyal korumanın asgari normları anayasada düzenlenmelidir. Buna olan gereksinim son ekonomik bunalımla birlikte somut bir önem kazanmıştır.”

 

Prof. Dr. Sevgi İyi

(Maltepe Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi - İnsan Hakları Eğitiminden Beklenenler)

“İnsan Haklarında eğitim sorunu daha çok uygulamalarda görülmektedir. Bu konuda pek de başarılı olamıyoruz. İnsan haklarıyla ilişkili uygulamaya dönük sorunlar çok yönlü sorunlar olarak karşımıza çıkmaktadır. İnsanın siyasal etkinliği bağlamında sorunlar olduğunu biliyoruz. Eğitimde süreklilik olmalıdır. Eğitim, insandaki yüksek olanın, değerli olanın, insanca olanın ortaya çıkartılabilmesi olanıdır. Uygun ve doğru araçlar seçilebilmelidir. Sanatla beslenen felsefi eğitimin ise en uygun araç olduğunu düşünüyorum.”

 

Peter Kirchschlager

(Lucerne İnsan Hakları Forumunun Kurucularından - İnsan Hakları Eğitiminden Beklenenler-İsviçre)

“İnsan hakları gelişime açık, ilerlemesi gereken alanlardır. İnsan hakları konusunda eğitmenlerimizi eğitiyoruz. En başta hukuk temelli insan hakları eğitimi yer alıyor. Okullarla birlikte çalışarak bunu müfredatlarına sokmaya çalışıyoruz. Eğitim hakkı, insan hakları eğitim hakkını da içermektedir. Daha da fazla kamusal alana yaymaya çalışıyoruz. İnsan hakları eğitimi her türde her insanı kapsamaktadır. Eğitim, başka insanları da savunabilmek açısından önem taşımaktadır. Felsefe temelli insan hakları eğitimi çok önemlidir. Felsefe ile insan hakları arasında bir bağ olduğu söylenebilir. İnsan hakları sadece yasal bir mesele değildir. Ulusal ve uluslar arası düzeyde de çok önemlidir. İnsan haklarını tek bir ders, tek bir konu olarak görmüyorlar; ayrı bir alan olarak ortaya konuyor. Başka alanlarla interdisipliner bağlantı kurulmaktadır. Bu bir birbirlerine zincirleme bağlı bir süreçtir. Yaygın eğitim anlamında kişisel düşünce ve deneyimlerde göz önünde bulundurulmalıdır. Forumlar arasında insanlara farkındalık yaratmak, somurt projelerin desteklenmesi, gençlerin katılımını sağlamak yer almaktadır. Aktivitelerimiz arasında; Jimmy Cliff´in verdiği konserle, orduda çalışmak zorunda kalan çocuklar için düşüncelerimizi herkese iletmiş olduk. Konser, mesajların ilgili birimlere iletilmesi açısından başarı sağladı.  Sonraki forumumuz 5 Mayıs 2009´da ‘İnsan Hakları ve Dinler’ başlığında gerçekleşecek. Bu forum ve toplantılar, problemleri çözmek ve insan haklarını tartışmak açısından önem taşımaktadır. Eğitim ve sürdürülebilir iletişim önemlidir. Birçok insan hakları çevresel faktörlerle şekilleniyor. İnsan haklarında insan onurunu korumak ortak noktamızdır. Program sonrasında yaptığımız değerlendirmeler var. Beş yıllık zamanda insan hakları eğitimi dersinin sonucunun etkilerini ölçümlüyoruz.”

 

Prof. Dr. Harun Tepe

(Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi ve İnsan Hakları ve Felsefesi Araştırma ve Uygulama Müdürü - İnsan Hakları Eğitiminden Beklenenler)

“İnsan hakları eğitimi hangi biçimde ve hangi içerikte yapılırsa yapılsın, ne kadar başarılı olursa olsun, yine de insan hakları ihlalleri var olmaya devam edecektir. Çünkü eğitim yanında ekonomik ve toplumsal koşullar da insan hakları sorunlarının önlenmesinde belirleyici öneme sahiptirler. Eğitimin ancak siyasal, ekonomik bazı önlemlerin de alınmasıyla birlikte hedeflerine ulaşabileceğini, ekonomik ve siyasal koşulları hesaba katmayan insan hakları eğitimine ilişkin hedeflerin tutturulması için mucizelere ihtiyaç olduğunu unutmamak gerekir. Bu insan hakları eğitimi bugün Avrupa´da yaygın olarak yapıldığı gibi bir ‘kültürlerarası eğitim’ ya da ‘yurttaşlık eğitimi’ biçiminde yapılmamalıdır. Her ülke kendi kültürel koşullarında vatandaşlarına yurttaşlık bilinci kazandırabilir ama bunun ‘evrensel olan’ insan olma ve ona uygun davranma bilinci kazandırmadan farklı bir eğitim olacağı açıktır. İnsan haklarına ilişkin temel bilgilerin bilinmesi, insan hakları eğitiminde kuşkusuz bir gerekliliktir. ‘Dünyada insan haklarının gitgide daha çok korunmasını amaçlayan’ bir insan hakları eğitiminin bilinç kazandırmak yanında, bu bilincin gereği olarak nasıl davranılacağının, ne nasıl yapılırsa insan haklarının korunacağının ya da ihlallere yol açılmayacağının bilgisini de kazandırması gerekiyor. ‘İnsan haklarını korumayı içtenlikle istemek’ ve ‘insan haklarının kavramsal bilgisine sahip olmak’, belirli bir durumda insan hakları taleplerine uygun kararlar almak ve eylemde bulunmak için, bir şey daha, hem de karar verici bir şey daha gereklidir. Bu da değerlendirme eğitimidir. Bu değerlendirme eğitimi, insan hakları eğitiminin en zor parçasıdır. Bugün geleneksel insan hakları anlayışından ve eğitiminde kopernikosçu bir dönüşüme ihtiyaç vardı. Bu ise ancak insan hakları eğitiminin a) belgeleri öğreten hukuk eğitiminden etik eğitimine, b) bilinç ya da isteme kazandırmaya yönelik bir eğitimden, doğru değerlendirme ve etik eylemde bulunma bilinç ve bilgisi kazandırmaya yönelen bir eğitime, c) insan hakları ihlallerini yalnız maruz kalınan şeyler olarak değil, aynı zamanda yol açılan şeyler olarak gören bir eğitime dönüştürmekle gerçekleşebilir. Bu da ancak felsefi antropoloji, etik, değer felsefesi, hatta bilgi felsefesi gibi felsefe alanlarının bilgisiyle yol alan bir insan hakları eğitimiyle olabilir.”

 

Prof. Dr. Ayşe Buğra

(İnsan Hakları Araştırmalarından Beklenenler)

“1970´lerin sonundan itibaren, aşağı yukarı 30 yıldır içinde bulunduğumuz neoliberal dünya düzeninde insan hakları çok yoğun bir biçimde tartışıldı. Aynı dönemde iki başka kavramı da çok sık kullandık. Bunlar piyasa ekonomisi ve sosyal sorumluluk kavramlarıydı. Neoliberal ortam her şeyden önce serbest piyasanın, yani devlet müdahalesi ve denetiminden bağımsız olarak işleyen piyasanın, ekonomik sorunları çözmekte başarılı olacağı inancıyla belirlenen bir ortamdı. Geçtiğimiz 30 yıl, işsizliğin, eşitsizliğin ve yoksulluğun kimsenin göz ardı edemeyeceği boyutlarda sorunlar olarak karşımıza çıktığı bir dönemdi. Bu bağlamda sosyal sorumluluk kavramı, özellikle yoksullukla mücadele alanında çok kullanılan bir kavram haline geldi. Gönüllülük ve hayırseverlik temaları, uluslar arası kuruluşların raporlarında, medya organlarında ve siyasi yetkililerin demeçlerinde sürekli vurgulandı. Bu ortamda, bir yandan gönüllü insani yardım teması sürekli işlenirken, bir yandan da zor durumdaki bireyler giderek daha çok ailelerine veya içinde bulundukları dini ve etnik cemaatlere sığınma durumunda kaldılar. Sosyal haklara sahip olmayan insanın muhtaç olduğu hayırseverin, ailesinin veya cemaatinin beklentilerine cevap vermek için kendi özgürlüğünden taviz vermesi, bazen yaşam tarzını değiştirmek zorunda kalması gayet mümkündü. Hakların tartışılması, belirli bir yöntemsel çerçeve içinde yer alıyor. Bu yöntemsel çerçevenin üç temel özelliği olduğu söylenebilir. Birinci özellik insan haklarının, toplumsal ilişkilerle ve bu ilişkileri düzenleyen kurumlarla ilgili bir kavram olarak ele alınması. İkinci özellik, söz konusu ilişkiler ve kurumların siyasi müdahaleyle biçimlendikler ve bu müdahalenin piyasanın işleyişine müdahale anlamına geldiği görüşüdür. Üçüncüsü sivil, siyasi ve sosyal hakların bir bütün olarak ele alınmasıdır. Neoliberalizmin ideolojik ortamında, serbest piyasaya duyulan inanç ve sosyal sorumluluk kavramının kullanılış biçimi, insan hakları tartışmasının bu üç özelliği yansıtan bir yöntemsel çerçeve içinde yürütülmesini zorlaştırdı diye düşünüyorum. İnsan haklarının toplumsal ilişkilerle bağlantısının çok sağlam bir biçimde kurulmadığını düşünüyorum. Siyasi iradeye ve siyasi iradeyle biçimlendirilmesi gereken kurumlara yeteri kadar önem verilmediğini düşünüyorum.” 

Gülriz Uygur

(İnsan Hakları Araştırmalarından Beklenenler)

“Hukuk sistemimiz açısından bakıldığında, insan hakları başta anayasa ve uluslararası belgeler olmak üzere hukuk sistemimizde yer almaktadır. Ancak bütün bunlara rağmen, ülkemizde bilindiği gibi, başta yaşam hakkı olmak üzere, temel insan haklarının ihlal edildiğini görüyoruz. Bunun anlamı nedir? dediğimizde genel olarak insan hakları bilgisiyle ilişkilendirebileceğimiz hususlar vardır. İlk olarak gerek uluslararası belgeler gerek ulusal belgelerde insan hakları bakımından belirli aşamaların kat edildiği belirtilebilir. Ancak bunun anlamının insan hakları bilgisiyle normların türetildiğinin kabul edildiğini söylemek mümkün değildir. Özellikle bu noktada kültürel normların en fazla tartışılma noktasını ülkemizde görmek mümkündür. Ülkemiz bakımından en fazla etkili olan kültürel problemler bilindiği gibi kadınları tahakküm altına almakla ilgili problemlerdir. Bunlardan biri yeniden tartışma konusu yapılan tecavüzcüsüyle evlendirme hükmüdür. Diğer yandan insan hakları hukukuyla ilgili problemlerimiz sadece kurallar düzeyinde olmayıp, kuralların uygulanması düzeyinde de olmaktadır. Hukuk kurallarının uygulayıcılarının başta hâkimler olmak üzere insan haklarının gereklerine uygun olarak kuralları uygulamaları gerekmektedir. Oysa uygulama düzeyinde başta kültürel normlar olmak üzere hukuk dışı başka ögelerin insan hakları ihlallerine yol açtığı görülmektedir. Bütün bu sakıncalarla ilgili olarak gerek hukuk kurallarının oluşturulmasıyla ilgili kanun koyucuların, gerekse hâkimlerin ahlaksal tutum olarak adlandırılabilecek bir tutuma sahip olmaları gerektiği belirtilebilir. Genel olarak ahlaksal tutum, içerikli olup, haklı nedenlere dayanmaktadır. Ahlaki tavır veya tutum kuralların haklı gösterilmesiyle ilgilidir. Gözden geçirilmiş yargılar ahlaki kapasitemiz dışarıdan yönlendirilmeden tahrip edilmeden yapılmış yargılardır. Gözden geçirilmiş ahlaki yargılar, düşünmeksizin aniden ulaşılan yargılar değildir. Müzakerede bulunma ve yargı için uygun şartlar altında yapılan yargılardır. Sonuç olarak hukukla ilgili gerek kanun koyucuda gerekse hâkimlerde ahlaksal tutum olması zorunludur. Bunun gereği sadece hukukun teknik kurallar bütünü olmayıp, insan yaşamını doğrudan etkileyen ve nasıl yaşayacağımızı belirleyen ve bu anlamda da daha iyi yaşamamızı sağlayabilecek bir kurum olmasıdır. Bunun için de sırf mantıki hesaplamalara dayalı bir model yerine hukukun insani modeli üzerinde durmak gerekmektedir.” 

Numan Hazar

(Büyükelçi-Milli Savunma Bakanı-Dış Politika Danışmanı - İnsan Haklarına Dayalı Ulusal ve Uluslararası Siyaset Yapma Olanakları)

“İnsan hakları sorunlarının niteliği, bir başka deyimle ulusal sınırları aşan özelliği, bu sorunsalın uluslararası siyasetin ilgi alanı içerisinde olmasını gerektirmiştir. İkinci Dünya Savaşı´nın acı deneyimleri, ırkçı bir anlayışın ve antidemokratik yöntemlerin bıraktığı derin izler Birleşmiş Milletler Teşkilatı´nın kurulması ile birlikte 1948 yılında İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi´nin kabul edilmesi zaruretini doğurmuştur. Bu süreç İnsan Hakları Bildirgesi´nin kabul edilmesi ile sona ermemiş, insanlığın insan hakları ve temel özgürlükler alanında karşılaştığı sorunlara çözüm bulmak üzere, BM çerçevesinde ekonomik ve sosyal haklar, medeni ve politik haklar, kültürel haklar, kadın hakları, ırkçılık ve tüm ayrımcılık biçimlerinin önlenmesi dâhil çeşitli sözleşmelerin kodifiye edilmesine ve uluslararası denetim mekanizmalarının kurulmasına yol açmıştır. Bu çerçevede çeşitli uluslararası bölgesel örgütlerin de yoğun faaliyetlerde bulunduğu görülmüştür. Bu meyanda, Türkiye´nin de üye olduğu Avrupa Konseyi tarafından 1950 yılında kabul edilen İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunması Sözleşmesi´ni zikretmek gerekmektedir. Bu arada soğuk savaş yıllarında barış içerisinde bir arada yaşama ilkesinin ışığında Doğu ve batı arasında uluslararası istikrarı sağlamak için yapılan girişimler sonucunda Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı süreci tarafından 1975 yılında kabul edilen Helsinki Sonuç Belgesi´ne de değinmek gerekmektedir. Bir toplumda ekonomik ve toplumsal gelişmenin temeli eğitimdir. Bu gerçek uluslararası düzeyde de ele alınmış, İkinci Dünya Savaşı´ndan sonra kurulan çeşitli uluslararası örgütler arasında UNESCO bu konuda özel olarak görevlendirilmiştir. Eğitim, kültür, bilim, ekonomik ve sosyal alanlarda ilerleme sağlanmadıkça demokrasinin ve insan haklarının istenilen biçimde gerçekleşmesi mümkün değildir. Bu koşullar mevcut olmadıkça, demokrasiyi başka bir ülkeden ithal etmek veya yaşatmak da mümkün değildir. Türkiye Cumhuriyeti´nin temel felsefesi milli kültürü ve dini değerleri muhafaza etmek suretiyle Batı´da gelişen insan hakları ve demokrasi alanındaki evrensel değerlere katılmak olmuştur. Demokrasi ve insan hakları kavramının Batı tarafından sıkça ileri sürülmesinin iyi niyetten kaynaklanmadığı, tüm bunların Batı´nın kendi normlarını ve değerlerini empoze etme ve insan hakları bahanesi ile ülkeleri parçalama çabasından başka bir şey olmadığı ve özellikle küreselleşme süreci çerçevesinde, bu girişimlerin yeni koloniyalizm gerçeği ile örtüştüğü yolundaki görüşlerdir. Demokrasi ve insan hakları kavramları belirtildiğinde özellikle İslam dünyasında tepkiler ortaya çıktığı görülmektedir. Demokrasi, insan hakları, ekonomik ve sosyal haklar ve kadın hakları kavramlarının İslam dünyasında Batı´dan farklı bir şekilde anlaşıldığı belirtilmektedir. Bununla birlikte, tüm İslam ülkelerinin Birleşmiş Milletler Teşkilatı´nın üyesi olarak, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi´ni kabul ettikleri de bir gerçektir. Ancak, birçok İslam ülkesinin milli kanunları, seçme ve seçilme hakkı, kadın hakları ve medeni hukuktan kaynaklanan çeşitli ilkeler ve haklar dâhil, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi´ne ters hükümler içermektedir. İnsan Hakları ve Temel Özgürlükler alanında geçmiş on yıllar zarfında daha ciddi biçimde ortaya çıkan, son yıllarda da yoğunluk kazanan ırkçılık, hoşgörüsüzlük ve yabancı düşmanlığı sorunu da uluslararası düzeyde önemle ele alınması gereken bir sorun haline dönüşmüştür. Bunlara, İslamofobi de eklenebilir. Bu sorunların esas itibariyle göçmen toplumlarını barındıran ülkelerde ortaya çıkması, küreselleşme süreci ile bu sorunların giderek yükselen boyutlara varması da bir kaygı kaynağını oluşturmuştur. BM, UNESCO, AGİT, Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliği gibi uluslararası kuruluşların da bu alanda önemli sorumluluklar üstlenmesi, dünya barışı ve istikrarı açısından kaçınılmazdır.”

Ömür Orhun

(Büyükelçi - İnsan Haklarına Dayalı Ulusal ve Uluslararası Siyaset Yapma Olanakları)

Globalleşen günümüz dünyasında toplumların birbirlerini şimdiye kadar olduğundan daha derinden anlamaları gerekir. İnsan haklarıyla meşgul olan uluslararası kuruluşlar ayrımcılığın yarattığı olumsuz çağrışımların ve ayırımcı uygulamaların özellikle genç nesillerin dışlanmasına ve kendilerini dışlamalarına yol açarak, öz saygı ve sosyal entegrasyon açısından belirgin olumsuz sonuçlar doğurabileceğini kabul etmektedir. Avrupa-Atlantik-Asya bölgesinden 56 ülkeyi bir araya getiren AGİT en geniş katılımlı bölgesel uluslararası kuruluştur. AGİT’in güvenlik konusuna kapsamlı yaklaşımının önemli bir unsuru ise ‘insan güvenliği’dir. İnsan haklarının iyileştirilmesi ve korunmasına yönelik tüm çabalara rağmen, ırkçılık, yabancı düşmanlığı ve ayrımcılığa bağlı eylemlerin yanı sıra bunlardan kaynaklanan hoşgörüsüzlük de pek çok ülkede ve toplumda varlığını sürdürmektedir. Ayrımcılığın kurumsallaşmış biçimlerini ortadan kaldırma yönünde kayda değer ilerleme sağlanmasına karşılık, AGİT ülkeleri yeni ve tırmanma gösteren önyargı, dışlama ve ırkçı şiddet dalgalarına sahne olmaya devam etmektedir. Öte yandan, bu dalgalar yalnızca devletlerarasında değil, halklar arasında da dostane ve barışçıl ilişkiler için büyük bir tehdit oluşturmaktadır. Bireylerin kendilerini toplumun ana etnik unsurunun ulusal ve/veya dini karakteristikleriyle eşleştirme eğilimlerinde ciddi bir artış görülmektedir. Bu bakımdan, ana unsura dâhil kesimlerin hissiyatı ile yeni gelenlerin beklentileri arasında bir rekabet kaçınılmaz hale gelmektedir. Savunmasız azınlıkların çoğunluğunu oluşturduğu yeni gelenler kendi otantik kimliklerine daha fazla sarılmaya çalışırken, çoğunluk bu kişilerin kendi kimliklerini bir yana bırakıp ana etnik unsura dâhil olmalarını istemektedir. İnsanlar inançları yüzünden terör ve korkuya maruz kalmaktadırlar. Koyu renklilerden, Müslüman’dan, Arap’tan, Türk’ten ya da Pakistanlıdan sakınılması öğütlenmektedir. Kurtuluş yolu bize benzemeyenleri ‘kendimizden’ korumaktan geçmektedir. Uyum ve refahın artması, ancak farklı halkların iletişimi öncelikli kıldığı, birbirlerinin görüşlerini ve çıkarlarını ifade etmeye ve dinlemeye zaman ayırdığı, farklılıkları kabullenip hoşgörüyle karşıladığı ve aynı zamanda işbirliğini güçlendirecek sağlam ilişkiler kurmaya yardımcı olabilecek ortak noktalar bulmaya çalıştığı zaman mümkün olmaktadır.”

 

Ertuğrul Yalçınbayır

(58. Hükümette Başbakan Eski Yardımcısı ve Milletvekili)

“İnsan hakları, insan onuruna dönük felsefeyi oluşturmaktadır. İnsanlık tarihinin en önemli kazanımıdır. İnsan hakları, İkinci Dünya Savaşı´ndan önce bir ülkenin iç hukukuydu. Sonrasında bu anlayış tamamen değişti. Dünya düzeyinde korunması anlamına geldi. Evrensel bir nitelik oldu. İnsan hakları için sadece yasal süreçler yetmiyor, fiilen de uygulanması gerekiyor. İnsan haklarını en iyi koruyan rejim demokrasidir. Hukukun üstünlüğü ilkesi de önemlidir. İnsan haklarının anayasada yer alması bir güvencedir. Özbudun taslağında 68 değişiklik var. Bunların içinde temel hak ve özgürlükler de var. Türkiye, mevzuat ve tanınan haklar konusunda geri kalmış bir ülkedir. Basın-yayın önemli bir alandır. Ancak basın özgürlüğü engellenmektedir. Demokrasi, düşünce özgürlüğüyle eşdeğerdedir. İnsan hakları için kuvvetler ayrılığı da önemlidir. Yargının bağımsızlı ise fevkalade önemlidir. Adaleti, hukuku, iç barışı sağlar. Beğenilmese bile o kurumları yıpratmaya kimsenin hakkı yoktur. 16. Büyük ekonomiye sahibiz ve insanlığın gelişmişliği için neden bunu kullanamıyoruz? İyi yönetim bir haktır. Yönetişim deyince aklımıza siyaset alanı geliyor. Yönetişim burada demokrasiyi, hukukun üstünlüğünü, insan hak ve özgürlüğünü, denetimi teşkil ediyor. Açıklığı, saydamlığı, hesap verebilirliğiyle, kaliteli olmalıdır. Sivil Toplum Kuruluşları ön plana çıkmalıdır. Bağımsız işleyen yargı düzenine kavuşmalı, e-devleti sağlamalıdır. Bilgi ve belgeye ulaşılabilir olmalıdır. İnsani gelişmişliklerde 90´lı yılları sürmekteyiz. Hiçbir şeyin yeterince oturtulmadığı bir süreçteyiz. Bunları siyaset kurumlarının çözmesi gerekmektedir.”

 

Rıza Türmen

(Ulusal ve Uluslararası İnsan Hakları Kuruluşlarının İnsan Haklarının Korunmasındaki Rolü)

“Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi nasıl işliyor, özellikleri, kazanımları, eksiklikleri nedir onları anlatacağım. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 1950´de hazırlandı. 1953´te yürürlüğe girdi. 1954´te ise Türkiye taraf oldu. Bireysel başvuru hakkının kabul edilmesi de 1987´de oldu. Günümüzde ise bireysel başvuru hakkı zorunlu olmuştur. 47 ülke taraf olmadan kabul etti. II. Dünya Savaşı sonrası kitlesel insan hakları problemi oldu ve bu anlayıştan yola çıkarak oluşturuldu. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, bireyin devleti şikâyet etmesidir. Bu mekanizma dünyada tektir. İnsan hakları konusunda bu sistem çok önemli bir gelişmedir. Mahkeme, insan haklarına bir hukuk normu niteliği kazandırıp, hukuk sistemi oluşturmuştur. Bu sistem Avrupa´da ortak bir hukuk alanı yarattı. Bunun içinde Avrupa devletlerinin paylaştığı standartlar bulunmaktadır. Mahkeme karar verirken bu ortak standartlara uyum sağlamak zorundadır. Kamu düzeninin bir parçasıdır. Devamlı bir değişim içindedir. Bu sistem insan haklarını, devletlerin egemenlik alanlarının üstüne taşımıştır. Sistem tamamlayıcı bir sistemdir. İnsan hakları sözleşmesini uygulamakla birinci derecede görevli olanlar milli organlardır. Eğer görevlerini yerine getirmezlerse, mahkeme devreye girer. Devletlerarasında karşılıklı yükümlülükler doğurmaz. Objektif normlar koyar. Sistemin başka özelliği de insan hakları mahkemesi kavramları otonom yorumlar. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi´nin dayandığı kavram demokrasidir. Liberal demokrasi anlayışı vardır. Devletler bu kararlara uymak zorundadır. 47 devlette 800 milyon insanı kapsamaktadır. Teker teker insan olarak birey haklarını koruyor. Sistemin eksikliklerine bakacak olursak; ekonomik-sosyal hakları içermez. Mülkiyet hakkı bile sonradan ek protokolle girmiştir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi´nin 12 numaralı protokolü vardır. Bu protokol genel bir ayrımcılığı engeller. Bu protokol bugün yürürlüğe girmiştir. Fakat 14 devlet onayladı. Büyük devletlerin hiçbiri yoktur. Bugün herkes bunu kabul etse, ekonomik-sosyal hakların uygulanması da, sözleşmeye girmesi de mümkün olacaktır.”

 

Özlem Altıparmak

(Ulusal ve Uluslararası İnsan Hakları Kuruluşlarının İnsan Haklarının Korunmasındaki Rolü)

“Uluslararası Af Örgütü (UAÖ) ve Uluslararası Ceza Mahkemeleri (UCM) Koalisyonunun insan hakları konusundaki rolünden bahsetmek istiyorum. UAÖ, Birleşmiş Milletler (BM), İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ve diğer uluslararası insan hakları standartlarında bütün insan haklarının herkes tarafından kullanıldığı bir dünyanın oluşturulması amacına katkıda bulunur. 140 ülkede örgütlenmesi vardır. Kampanya faaliyetleri arasında, 60. yıl kampanyası (mülteci tırı, 60. yıl treni, İHEB broşürünün basım ve dağıtımı) bulunmaktadır. Hükümetlerin insan haklarına olan bağlılıklarını yenilemelerine ihtiyaç var. Hükümetler, ihlaller konusunda özür dilemeli ve somut adımlar atmalıdır. 2007´in Türkiye raporunda; ifade özgürlüğü, insan hakları savunucuları, cezasızlık, adil olmayan yargılamalar, şüpheli koşullarda ölümler, işkence ve diğer kötü muamele, cezaevi koşulları, vicdani retçiler, kadına yönelik şiddet bulunmaktadır. UCM´ye ise 108 ülke taraf. Burada devletler değil kişiler yargılanıyor. ABD´nin ciddi bir muhalefeti var. İkili dokunulmazlık anlaşmasıyla bu cezadan kurtuluyor. Adalet olarak üzerinde çalıştığımız bir kurumdur.”

 

 

 

Metin Bakkalcı

(Ulusal ve Uluslararası İnsan Hakları Kuruluşlarının İnsan Haklarının Korunmasındaki Rolü)

“Geçen 60 yılda bireysel, kültürel, sosyal, ekonomik pek çok ilerleme sağlandı. Aynı zamanda 60. yılda BM ve değerleri önemli ölçüde tahrip oldu. BM´nin temel şiarı; insan haklarında işkencenin hiçbir açıklaması olamaz. (dünyanın en büyük teröristi bile olsa) Toplumumuzun yapısı işkenceyi makul görebiliyor. İki yılda dünyada terörle mücadele adı altında işkenceyi onaylayanların sayısı yüzde 51 oldu. İhlalcinin aynı zamanda koruyucu olması çelişkisini aşacak örgütlenmeler bir zorunluluktur. Bu örgütlenmeler üçüncü her bir kesimde bağımsız olmalıdır. Türkiye´de 1 milyon insan işkence gördü. ‘İstanbul Protokolü’ adı altında, işkencenin etkin araştırmasına yönelik BM belgesi üretildi. Sonuç olarak; insanca yaşanacak bir dünya tahayyülü ve bütüncül-multidisipliner-entegre yaklaşım!”